Turgut Şişman’ın Ramazan Atlen’le Dedektif Dergi’nin 37. sayısında yaptığı röportaj:

Ramazan, öncelikle Zehirli Kalem’in bu yılki büyük ödülünü kazandığın için seni tebrik ederim. Bize biraz kendini tanıtır mısın? Ramazan Atlen kimdir, nerede yaşar, nelerle uğraşır?

Teşekkür ederim Turgut. 1984 Uşak doğumluyum. Evliyim, iki çocuğum var. Ege Tıp mezunuyum, şimdilerde işyeri hekimi olarak çalışıyorum. İsmi, kimileri tarafından -bana göre haksız biçimde- görmeden önce ölünmesi gereken yerler kategorisinde anılan, karikatürlere konu olan küçük bir şehirde yaşıyorum. İş ve aile yaşamım dışında ağırlıklı olarak polisiye türünde olmak üzere okumaya, fırsat buldukça yazmaya ve Dedektif Dergi’ye katkıda bulunmaya çalışıyorum.

Polisiye okurları öykünü henüz okumadılar ama ben ondan söz etmek istiyorum. Bize, Zehirli Kalem’i kazanan öykünü nasıl yazdığını, nelerden esinlendiğini anlatır mısın?

Yedi yıl kadar önce, yaşadığım şehirde muayenesini benim yaptığım bir ölüm olayı gerçekleşmişti. Genç bir adam metruk bir evde boğazı kesilmiş halde ölü bulunmuştu, ancak intihar mı etmişti yoksa öldürülmüş müydü belli değildi. Sonrasında soruşturmanın nasıl sonuçlandığından haberim olmadı. Beni etkileyen bu olaydan yola çıkarak bir hikâye yazmaya çalışmıştım. Doğrusu çok kötü bir hikâyeydi ama yine de hikâyemi bir dergiye gönderme cüretinde bulunmuş ancak olumlu ya da olumsuz bir yanıt alamamıştım. Zehirli Kalem’e ikinci defa katılmaya karar verdiğimde bu hikâyeyi raftan indirdim. Metruk ev ve boğazı kesilerek ölen adam dışında her şeyi değiştirip yeniden yazdım. Ölümün Kıyısında bu şekilde ortaya çıktı.

Geçen yıl, ödülü kıl payı kaçırmıştın. Birinci gelen öyküyle senin öykün arasındaki fark çok azdı. Öykünde yarattığın özel dedektif karakterinin adını sanırım önümüzdeki yıllarda polisiye okurları çok daha fazla duyacaklar. Özel Dedektif Hüseyin Kalender’i nasıl yarattın? Esinlendiğin kurgusal ya da gerçek karakterler oldu mu? Dedektifin adını nasıl belirledin?

Polisiye okumaya başladığımdan beri yazmaya niyetlendiğim romanlar için kendime ait yerli bir karakter hayal ediyordum. Takıldığım nokta karakterimin polis mi yoksa özel dedektif mi olacağıydı. Polis olması daha mantıklı geliyordu ancak polislerin bir cinayeti nasıl soruşturduklarına dair yeterli bilgim yoktu, bu yüzden başkarakteri resmi polis olan bir kurgu yazma konusunda kendime güvenemiyordum. Bir özel dedektif ise vakayı istediği gibi araştırma özgürlüğüne sahipti. Ancak ülkemizde özel dedektiflik yaygın kabul görmüş bir meslek değildi, bu da karakterin gerçekçiliğine zarar verebilirdi. Sanırım o zamanlar kurgunun kendi gerçekliğinin daha önemli olduğunun farkında değildim. Uzun süre bu ikilemi yaşadıktan sonra ikinci seçenekte karar kıldım. Karakterimin özel dedektif olmasına karar verdikten sonra onun bu işe nasıl başladığını gerçekçi bir temele oturtmak gerekiyordu. Bana Hüseyin’in eski bir polis olması daha makul geldi. Polisliği neden bıraktığını doğrusu ben de şimdilik bilmiyorum ama bir roman yazma imkânı bulursam sanırım bunu öğrenebiliriz. Karakterin ismine gelince Hüseyin’in soyadı Kalander. Türkçe’de böyle bir kelime yok, bu durumun kurgusal açıklaması nüfus memurunun ‘Kalender’ kelimesini yanlış yazmış olması diyebilirim. Gerçekte ise, karakterimin soyadının Henning Mankell’in ünlü dedektifi Kurt Wallander’in soyadına bir gönderme olmasını istemiştim, bu yüzden soyadı Kalander oldu. Hüseyin ise sevdiğim bir isimdir. Esinlendiğim ve etkilendiğim kurgusal kahramanlar Kurt Wallander dışında Celil Oker’in Remzi Ünal’ı, Lawrence Block’un Matt Scudder’ı, Arnaldur İndridason’un Erlendur’udur.

Yazmaya nasıl ve neden başladın?

Çocukluk yıllarımdan beri yazmak benim için içten gelen bir dürtü gibiydi. Üniversite yıllarımda başımdan geçen olayları hikâyeleştirip yazar ve yakın arkadaşlarımla paylaşırdım. Beş ya da altı yıl kadar önce bir roman yazma girişimim oldu. Ancak henüz kendi üslubumu bulamamış olacağım ki yazdıklarım taklitten öteye gitmedi ve bir noktada tıkandı. Birkaç yıl önce Dedektif Dergi’nin benim gibi yazma heveslilerine yönelik teşvik edici yaklaşımı beni öykü yazmayı yeniden deneme konusunda cesaretlendirdi.

Yazarlığa başlamanda seni etkileyen, sana esin veren yazarlar ve kitaplar hangileri oldu?

Çocukluk ve gençlik yıllarım, okumaya yönelik bitmek bilmez bir iştah ve bununla birlikte kitaplara ulaşma konusunda aynı derecede bitmek bilmez bir şanssızlık ve imkânsızlıkla geçti diyebilirim. Bu yüzden üniversite yıllarına kadar ne bulduysam onu okudum ve çoğu okurun ortak beğenisine mazhar olan kitapları çok sonraları okuyabildim. Ancak şans eseri elime geçen ve büyüklerimden gizleyerek okuduğum Zagor ve Tommiks gibi çizgi romanların okuma alışkanlığı kazanmamda etkili olduğunu, Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar, Aytmatov’un Toprak Ana ve Mustafa Kutlu’nun Beyhude Ömrüm romanlarının bende derin izler bıraktığını, Arnaldur İndridason’un Sesler’inin polisiyeye bakışımı değiştirdiğini, Gencoy Sümer’in Göl Kıyısındaki Ev ve Feneryolu Cinayetleri’nin yazmak için ağdalı bir dil kullanmak gerekmediğini göstererek bana cesaret verdiğini, son olarak Reha Avkıran’ın İnsanlık Hali kitabının iyi bir öykünün fazlalıklarından arındırılmış bir metin olduğunu anlamama yardımcı olduğunu söyleyebilirim.

Neden polisiye öykü yazıyorsun?

On yıl öncesine kadar ben de polisiyeyi ikinci sınıf edebiyat zanneden talihsizlerden biriydim. Tamamen tesadüfen okuduğum bir roman bu fikrimi gözden geçirmeme ve polisiye dünyasına balıklama dalmama neden oldu. Bir süre sonra tıpkı iyi ve kötü roman / hikâye / şiir olduğu gibi iyi ve kötü polisiyeler olduğunu gördüm. Bir eserin polisiye türünde olması nedeniyle ona peşinen kalitesiz gözüyle bakmak kadar önyargılı bir bakış açısı olamayacağını anladım. Aynı zamanda yazmak istediğim türün polisiye olduğunu… Çünkü okumaktan en çok keyif aldığım tür buydu. Ayrıca polisiyenin insanı bütün yüceltmelerden azade biçimde en çıplak ve gerçek haliyle anlatabilme kapasitesine diğer türlere nazaran daha çok sahip olduğunu düşünüyorum.  

Ülkemizdeki polisiye hikâyeciliğinin bugünü ve geleceği hakkındaki düşüncelerin nedir?

Polisiye deyince nedense aklımıza hemen romanlar geliyor ancak polisiye türünün ilk ve en bilinen örnekleri çoğunlukla hikâye şeklindeydi. Türk edebiyatındaki polisiyelerin de çoğunlukla roman ağırlıklı olduğu aşikâr. Yine de son yıllarda bugüne dek daha çok romanlarıyla bilinen polisiye yazarlarımızın hikâyeye yöneldiklerini görüyoruz. Öte yandan Dedektif Dergi başından beri polisiye hikâye yazılmasına önem verdi, yeni yazarları bu konuda destekleyip cesaretlendirdi. Zehirli Kalem Öykü Yarışması’yla da bu çabalarını taçlandırdı. Geçen yılki yarışmada çok iyi kalemlerden çok iyi öyküler okuduk, hatta şahsen dereceye girmeyen öykülerden de çok beğendiklerim oldu. Eminim bu sene dereceye giren öyküler kitaplaştırıldığında yine bizi mest edecek hikâyelerle karşılaşacağız. Bana göre Zehirli Kalem’e gösterilen ilgi polisiye hikâye yazımında gelecekte daha iyi noktalara geleceğimizin göstergesi.

Biliyorsun, A. Conan Doyle bir tıp doktoruydu. Agatha Christie’nin de Birinci Dünya Savaşı yıllarında hemşirelik yaptığı malum. Bu nedenle Christie’nin ilaçlar ve zehirler hakkında iyi bir bilgi sahibi olduğu hep söylenir. Sen de tıp eğitimi aldın. Doktor olman, polisiye yazmanda sana fayda sağlamakta mı?

Elbette sağlıyor. Tıp ve onun dallarından biri olan adli tıp polisiye kurgularda çoğunlukla önemli bir unsur olarak yer alıyor. Ben aslında teknik detayların çok öne çıktığı CSI tarzı polisiyelerden pek hazzetmem. Muammanın çözümünün DNA tespiti, mobese kayıtları gibi yöntemlerle değil insanın en kayda değer yetilerinden olan akıl yürütmeyle gerçekleştiği polisiyeleri daha çok severim. Ölümün Kıyısında isimli hikâyemi yazarken adli tıp bilgilerimin muammayı oluşturmamda çok işime yaradığını, bununla birlikte muammanın çözümünün akıl yürütmeyle gerçekleşmesine dikkat etmeye çalıştığımı söyleyebilirim.

Klasik bir soru sorayım. Sence polisiye nedir? Polisiyenin bazı klişeleri, olmazsa olmazları olduğu hep iddia edilir. Sence de öyle mi? Polisiye yazmanın kuralları var mı?

Polisiyenin tanımını daraltmak yerine mümkün olduğunca geniş tutmak bana daha makul geliyor. Bu yüzden Erol Üyepazarcı’nın “muamma içeren suçun araştırılması” tanımlamasını mantıklı buluyorum. Her türün bazı klişeleri vardır, sanırım klişeleri dozunda kullanmak, bazen de yıkmak gerekiyor. Ancak yıkılanın yerine koyulan da bir süre sonra klişeleşecektir. Bundan kaçınmanın yolu yok gibi görünüyor. Kurallar ise bana göre elbette olabilir ancak kutsal kitap gibi dokunulmaz addedilmediği sürece. Zaman zaman kuralları esnetmenin daha iyi sonuçlar doğurabileceğini düşünüyorum.

Yazdığın polisiye öyküleri polisiyenin hangi türüne ya da tarzına yakın görüyorsun? Bu bilinçli bir tercih mi?

Şimdiye kadar yazdıklarımın bir kısmı daha çok suç öyküsüydü. Bir kısmı ise başrolünde bir özel dedektifin bulunduğu polisiyelerdi, ancak bunlar altın çağ polisiyelerinin günümüzdeki versiyonu olarak gördüğüm rahat polisiyeye mi daha yakındı, yoksa sert polisiyeye mi, emin değilim. Bununla birlikte yazmak istediğim türün sert polisiye tarzında olduğunu söyleyebilirim.

Yabancı polisiyeler, yerli polisiyelerden daha fazla ilgi görüyor. Bu inkâr edilemez bir gerçek. Sence bunun sebebi ne? Konularımız, karakterlerimiz, olayları ele alış biçimimiz mi yetersiz? Yoksa başarılı entrikalar, zekice hazırlanmış muammalar kurgulayamıyor muyuz?

Zor bir soru ama yine de bir şeyler söylemeye çalışayım. Öncelikle yabancı polisiyeleri tek bir kategoride değerlendirmemek gerektiğini düşünüyorum. Örneğin çok satması için belli kalıplar üzerine yazılan best seller tarzı romanlara karşı gösterilen ilgiyi sahici ve dikkate değer bulmuyorum. Yerli polisiyelerin, yeterince ilgi görmemesinin nedeninin nitelik açısından zayıf olmalarından kaynaklandığını da düşünmüyorum. Bence bizim polisiyelerimizde de Agatha Christie’den hiç de aşağı kalmayan karmaşık muammalar, A. Conan Doyle tadında şaşırtıcı, zekâ dolu öyküler, gerçekçi polis soruşturmaları, sürprizli sonlar, derinlikli karakterler var. Bence sorun nitelikli yerli polisiyelerin nicelik açısından yetersiz olması. Ayrıca üzerinde durulması gereken asıl sorun bazı okurların yazarlardan yabancı polisiyeleri taklit etmelerini beklemeleri ya da yazarların kendilerini buna mecbur hissetmeleri. İzlandalı ünlü yazar Arnaldur İndridason, önce kendi ülkesinde ardından dünya çapında okunan bir yazar olmayı başarmasının sırrının karakterlerinin yerel olmasında yattığını söylüyor. İzlandalı bir yazarı okuyorsam İzlanda’yı tanımak, oraya ait karakterleri görmek isterim. Aynı şekilde Amerikalı bir okurun Türk polisiyesini okurken kendi ülkesindeki insanlara benzeyen, taklit karakterleri okumak isteyeceğini sanmam. Bence kültür ve hayat tarzı bakımından yeterince zengin bir malzememiz var. Bu malzemeyi kullanmak için etrafımıza daha dikkatli bakmamız gerekiyor sanırım.

Yazarlara sorulan bir başka klasik soru da şudur: Nasıl yazıyorsun? Hangi saatlerde mesela? Nasıl bir ortamda? Yazmak için ihtiyaç duyduğun özel koşulların, alışkanlıkların, rutinlerin var mı?

Pek çoğumuz gibi yazmak için özel bir zaman ayırma lüksünden mahrumum. Çoğunlukla işyerinde odamdayken ya da evde gecenin ilerleyen bir saatinde boş kaldığım bir zaman aralığında yazmaya çalışıyorum. Eğer yazının yetişmesi gereken bir son tarih varsa kendimi daha fazla zorladığımı ve bu durumda sonucun da daha verimli olduğunu gözlemliyorum.

Çevirmenlik de yapmaktasın. Bize çevirdiğin kitaplardan biraz söz eder misin? Çevirilerin arasında Mankell de var. Mankell’i tercih etmenin bir sebebi var mı?

Çeviri yapmaya bu alanda ilerlemek gibi bir niyetle başlamadım. Beni polisiyeye kopmaz bir bağla bağlayan yazarlardan biri olan Henning Mankell’in Kurt Wallander serisini okumaya başladıktan sonra serinin bazı kitaplarının Türkçe’ye çevrilmediğini fark ettim ve dördüncü kitap olan The Man Who Smiled’ı sahaftan alıp okumaya başladım. İngilizce’yle aram uzun süredir akademik ilgi düzeyinde olduğundan sık sık sözlüğe başvurmam gerekiyordu. Bu kadar uğraştığıma göre kitabı çevireyim bari dedim. Kitabı çevirip bitirdiğimde sonuç hoşuma gitti. Acaba yayınlanır mı diye düşünüp yayınevlerine başvurdum. Başvurularım çoğunlukla cevapsız kaldı ama bir süre sonra bu başvuru Panama Yayınları aracılığıyla Rob Sinclair’in macera/espiyonaj türündeki bir üçlemesini, Craig Russell’ın Şeytani Boyut’unu çevirmemle neticelendi. Çeviri yapmayı bir nevi yazarlık kursu gibi gördüm; bana göre bir çevirmenin zihni sürekli olarak, yabancı dildeki bir cümlenin anlamını Türkçe’de nasıl en güzel şekilde ifade edebilirim şeklinde çalışıyor, bunun da yazma konusunda insanı eğittiğine şüphe yok. Ayrıca yazarların hikâyelerini nasıl anlattıklarına, kurguyu nasıl oluşturduklarına ağır çekimde bakmak gibiydi çeviri yapmak. Bu bakımdan çok faydasını gördüğümü düşünüyorum. Geçtiğimiz yıl Ayrıksı Kitap’ın Kurt Wallander serisini eksiksiz yayınlayacağını duyunca yayınevine ulaşıp ilk çevirimden bahsettim. Onlar da çevirimi beğenince Gülümseyen Adam sonunda yayınlandı. Böylece bir hayalimi gerçekleştirmiş oldum. Ancak bu aşamadan sonra daha çok kendi öykülerime yoğunlaşmak istediğimden artık çeviri yapmayı düşünmüyorum.

Çeviri mi zor polisiye öykü yazmak mı diye sorsam?

İkisinin de farklı zorlukları var. Çeviride kaynak dil kadar -hatta bana göre ondan da çok- hedef dili çok iyi bilmek, daha doğrusu iyi bir okur olmak gerekiyor. Çeviri yapmak bir anlamda kurgusu, mekânları, zamanı ve karakterleri belli olan, yalnızca kelime seçimlerinin sana bırakıldığı bir hikâyeyi yazmak gibi. Polisiye öykü yazmakta ise doğrudan yaratıcılık giriyor işin içine. Çeviri yapmanın yoğun bir sabır gerektiren zor bir iş olduğunu düşünmekle birlikte, kendi hikâyeni yazmanın çeviri yapmaktan daha değerli olduğu kanaatindeyim.

Türkçeye kazandırılan çeviri polisiyeler hakkında ne düşünüyorsun? Bu iş layıkıyla yapılıyor mu Türkiye’de? Yıllarca kötü ve eksik Agatha Christie çevirilerine maruz kalmış bir polisiyesever olarak soruyorum bu soruyu.

Son yıllarda okurların bilinçlenmesiyle birlikte Türkçeye kazandırılan polisiyelerdeki çeviri düzeyinin iyiye doğru gittiğini düşünüyorum. Artık okurlar metnin kısaltılması ya da çeviride özensiz bir dil kullanılması gibi durumlara haklı olarak tepki gösteriyorlar. Yayınevleri de itibarlarını korumak için çevirilerin kalitesine dikkat etmek durumunda kalıyorlar. Ancak herkesin haberdar olduğu maddi nedenlerle çevirmenlik bu işi ciddiyetle, ömür boyu yapmak isteyenlere göre bir iş değil ne yazık ki.  Yayınevleri kendilerine göre haklı nedenlerle çeviriyi en az maliyetle halletmenin peşindeler, bir çevirmenin ise mevcut şartlarda sırf çeviri yaparak geçinmesi çok düşük bir ihtimal. Bu durumda zaman zaman dile hâkim olmayan, çeviriyi geçici bir iş gibi gören kişiler tarafından özensizce çevrilmiş, aceleye getirilmiş çevirilerle karşılaşabiliyoruz.

Yazmak, çevirmek ve tıbbi işler dışında neler yapıyorsun? Özel merakların, hobilerin var mı?

Pek çok kitap düşkünü gibi en keyif aldığım meşgalelerden biri sahaflara gidip kitap keşfine çıkmak. Bir diğeri de fırsat buldukça film ya da dizi izlemek.

Ülkemizde ve dünyada beğendiğin yazarlar kimler? Arnaldur İndridasson’u beğendiğini biliyorum. Başka kimler var?

Hepsini tek tek anamasam da Dedektif’te düzenli yazan yazar arkadaşlarımı takip ediyor, onlardan çok şey öğreniyorum. Yerli ve yabancı yazarlardan beğendiğim diğer isimler ise Algan Sezgintüredi, Esra Türkekul, Alper Canıgüz, Maj Sjöwall-Per Wahlöö, Georges Simenon, Jakob Arjauni.

Yakın gelecekte, polisiyeyle ilgili ve polisiye dışında ne gibi planların, hedeflerin var?

Yakın gelecekte hikâyelerimi kitaplaştırmayı, epeydir aklımda dolanan romanı yazmayı planlıyorum. Ayrıca ailemle dünya seyahatine çıkmak istiyorum.

Bana bu sohbet imkânını verdiğin için sana çok teşekkür ederim.

Güzel soruların için ben teşekkür ederim.

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.